Sirkeci Garı’nda Zaman

Avrupa’ya açılan tren yolunun başlangıcıydı burası. Çocukluğum burada geçmiştir diyebilirim. Haydarpaşa’nın,  Anadolu insanını kucaklayışından ve kendini göle düşmüş karınca misali koca İstanbul’un yutacağını hissettirmesi gibi değildir Sirkeci Garı. Ayrıca gardan çıktığınız an insan kalabalığının içine düşerdiniz. İlk defa İstanbul’a gelen biri ne olduğunu anlayamadan bizden biri oluverirdi.

Sirkeci Garı’nda Avrupalıları görmek gibi bir gelenek vardı. Mesela, aklımda kalan o dönemlere ait hippilerdir. Anne ve babam sıkıca elimden tutar sürüklercesine çekiştirirken kalkacak olan trene, kafam arkada öylece bakar kalırdım bu değişik giyimli, uzun kirli saçlı, sakallı, yuvarlak gözlüklü, keten pantolonlu, sandaletli, kısa etekli, örgülü saçlı kızlı, erkekli gruplara. Yerlerde yatarlar neredeyse boylarına yakın acayip dolu görünen o sırt çantalarının bu dünyaya ait tüm yatırımları ve sahip oldukları her şey vardı. Sırt çantalarına kafalarını koyarlardı, Avrupa’ya giden trenin en pis ama en özgür yolcuları onlar olurdu.

Sirkeci garının değişik bir aurası vardı. Şık giyimli, fötr şapkalı beyefendiler, döpiyes takımlı kürklü hanımefendiler bekleme salonlarında çaylarını yudumlarken bir tarafta memleketten çuvallarla gelen kasketli amcaları, lastik ayakkabılı, sümükleri burnunun ucunda annelerinin etekleri altında elma şekeri yiyen çocukları, banliyölerle işlerine yetişmeye çalışan işçileri… Kısacası her ırktan, dinden ve yaşam tarzından insanı görmek mümkündü.

Dedim ya değişik bir havası vardı. Hiç unutmam trene binip de trenin hareket ettiği an sanki gar; İstanbul’ un kucağıymış da, tren içindeki yüzlerce çocuğuyla el sallayarak ayrılıormuş annesinin kucağından. Biraz hüzünlenirdim bu cıvıltılı, gürültülü, kaos dolu karmaşadan uzaklaşırken tren. Sirkeci Garı, kim bilir ne güzel mutluluklara tanık olmuştur bilmediğimiz…

Fakat yakın zamanda gittiğim bu yer, anlattığım gar değildi sanki. O banliyölere yetişmeye çalışan işçilerin gözlerindeki ışık yoktu gördüğüm insanların soğuk  ve donuk  yüzlerinde. Her tarafının çöp içinde olduğu ve Marmaray’ın bir durağı olan garın diğer tarafını da festival günlerinin yapıldığı alanlara çevirmişler.  

Trenin gardan ayrılışına üzülen çocukluğum, bir yetişkin olarak bu sefer garın yeni görüntüsüne üzüldü.  Üç kuşak İstanbullu olarak doğduğum, büyüdüğüm ve yaşadığım İstanbul’ un yok olmasını değil, değerli bir yakut taşı gibi parlatılmasını ve dünya kültür başkentlerine örnek olmasını istiyorum.

Yazar: Serap

Foto: Dirk Kirchner

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Paylaş